27.7.11

Flann O'Brien - "Üçüncü Polis" üzerine:

İrlanda edebiyatı ile James Joyce sayesinde bi kaç sene önce tanıştım.  Çoğu insanın süs niyetine kitaplağının bir köşesinde bulundurup çoğu zaman eline almak istemediği Ulysses adlı eseri ile hem de. Kitabı okumaya çabalarken "Olmuyorsa zorlamayacaksın." cümlesini kendi kendime çok fazla tekrarlamaya başladığım anda bırakmak zorunda kaldım ne yazık ki. Diğer yazarlara bi el atmak istediğim anda da universitede Joyce'un Dubliners adlı kısa hikayelerden oluşan eserini okumamız gerektiği söylendi... daha ilk derste. "Olamaz!" diye bi' havada dolaşırken ortalıkta, okuduktan sonra tam tamına 180 derece dönmüş buldum kendimi. Sanırım o günden sonraydı ki ön yargımı yenip daha da içinde olmak istedim bu edebi sınıflandırmanın.

Şimdi...

"Her kitabın belirli bi' zamanı vardır." demekle hiç de kötü etmemişler diye düşünmekteyim şu sıralar. Bi kaç gün önce aylardır elime almak istediğim kitabı alabildim sonunda. Öğle saatlerinde başlayıp gece yarısına kadar bir kere bile elimden bırakmayı düşünmediğim bu kitabı bir günde bitirebildim. Üçüncü Polis'i elime almamın zamanı tam tamına 24 Temmuz'muş meğer. Tek günde oturup okumasaydım belki de bende bıraktığı bu etkinin aynısını bırakamayacaktı hiç bir zaman...

Kitap okumanın sevdiğim en iyi yani her kitapla farklı dünyalara gidebilmemdir. Bu kitap sayesinde de insanların bisikletlere dönüşebildiği, polislerin insanlar doğduklarında ne zaman öleceklerini kontrol edip onları rengine göre kumaşlarla 'örtebildikleri', zamanın tamamiyle durduğu yer altında gizli yerler ve de de Selby adında bir filozofun oldukça sistematik ve bir o kadar da kaotik yazılarıyla bize yol gösteren bi' dünya düşüne yolculuk edebildim. Okurlarını böylesine bir yere sürükleyebilmeyi sağlamakta da oldukça başarılı buldum O'Brien'ı. Çoğunlukla sürreal olan bu romanın sayılamayacak kadar komik yanları da var. Bir an şaşkınlık içerisinde beyninizde her şeyi ilim ilim canlandırırken, bir anda da aniden sizi kahkahalara boğabilen bir yapıt.

Kitabın cevirmeni Gülden Hatipoglu'nun önsözde belirttiği üzere, Üçüncü Polis "gerçekçi bir anlatı gibi başlayan, fabulist bir anlatı olarak devam eden ve gotik olarak biten" bir romandır. Oysa heyecanla okuduğum bu kitabın her sayfası, her sözcüğü, her olayı ve kahramanı bana başta o kadar gerçek ve sıradan gelebildi ki... ama tabi kitabın son sayfasında asıl 'gerçek' ile yüz yüz gelince affalamadım değil. O an bi' beş dakika oturduğum yerde kalıp okuduklarımın her kelimesini tekrar aklımdan geçirip sindirmem lazımdı. Sanırım kitabın en güzel yanı da buydu benim için.

James Joyce dahil çoğu insana Alice in Wonderland'i anımsatan bu kitabın aslında tamamen kendine has bi fantastik dünyasının olduğunu düşünüyorum. Absürd boyutta olmalarından ziyade değinebildikleri aynı nokta belki de karakterlerin daima yeni yerler keşfediyor olmasıdır. Aslında keşif de değil; böylesine gerçekçi bir dünyada 'gerçekdışı' ve 'fantastik' olarak adlandırılabilecek olayların karakterin dünyasında ona tuhaf gelebildiği için 'Yok artık. Bunları gerçekten yaşıyor mu bu karakter acaba?.' tarzında bir merak havası yaratması bence. Bu kitabı John Fowles'un Büyücü adlı romanından hemen sonra okumamın bir etkisi olmuş mudur bilemiyorum ama illa bir yapıt ile eşleştirilmek gerekirse, bu kitabın son sayfasını da okuyup bitirdiğimde nedense aklıma direk Büyücü geldi. Belki de her iki romanda da 'gerçeklik' ve de 'doğru olan'ın eleştirisi bulunduğundan... Üstelik her iki romanda da asıl gerçeği son sayfalarda keşfetmem gerekirken, geride okuduğum tüm 'asıl olmayan'lar ile dolu kelimeleri gerçek sanabilmiştim. Romanda bir de ana karakterin ruhuna isim verip onunla sürekli konuşma içerisinde olması bana Oğuz Atay'ın Olric ve Efendisi'ni hatırlatmadı değil.

Temasından bahsedecek olursam, Oroborus'un ta kendisini örnek vererek hiç de fena etmiş olmam diye düşünüyorum. Sonsuz bir tekrarlanış ve belki de biraz 'alın yazısı' havası...
İnsana Lucretius'un "İnsan kendini saran çember içinde dönüp durur." sözlerini hatırlatabilecek nitelikte.

Kitap boyunca dikkatimi çeken en büyük şey ise insanların sürekli bisiklet sürerek belirli bir süre sonra kimyaları karışıp bisikletlerin insan ya da insanların bisiklete dönüşebilme ihtimalleriydi. Kitabı bitirdiğimde her kitap okuduğumuzda aslında okumakta bulunduğumuz romanları nasıl da bir insan figürüne sokup o süreç boyunca içimizde yaşatabildiğimiz düşüncesi aklımı aldı saatlerce. Zaten "aksine inanmak" bu düşünceye inanmaktan daha da ZOR olurdu.

Gülden Hatipoğlu'nun benimseyip ve kendi dilimizde tüm duygularıyla tekrar 'ürettiği' bu yapıt "Okunması gerekenler" listesinin ilk başlarında olması dileğiyle...

2 yorum:

  1. Bu yazıyı kitapla ilgili bilgi ararken tesadüfen buldum.Gerçekten çok güzel bir yazı olmuş.Kitabı okuyup okumama konusunda kararsızdım.Kitabı o kadar güzel anlatmışsınız ki yazınızı okuduktan sonra okumaya karar verdim.Teşekkürler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben teşekkür ediyorum asıl. İyi okumalar size, iyi bir seçim yaptınız kesinlikle. :)

      Sil