17.7.11

'gerçek' diye adlandırılan yaşantıları sorgulayacak cesaretin varsa eğer...

Tam üç gündür hakkında bir şeyler yazmayı ertelediğim tek solukta okunabilecek yaklaşık 700 sayfalık bir kitap Büyücü. Hakkında bir şeyler karalayınca tamamen büyüsü kaybolackamış gibi sanki. Tek istediğim aslında kendi içimde her bir sayfası hakkında düşünüp her şeyi canlandırmaktı, ki tam üç gündür aklımı işgal eden tek olay bu. O yüzden yazıya dökemeyişim...

Yine de;
Büyücü, John Fowles tarafından kaleme alınan mit, gizem, gerçekçilik ve varoluşla dolu karmakarışık ve yegane bir kitap. Kitabın kendisi tatlı bi' karmaşıkta olduğu yetmez, bir de okuru da sürekler sayısız labirentlerin içerisine. Sanırım bu yüzden bir hafta bu kitapla elime yapışmışcasına gezdim ortalıklarda. Okuduğum süreç boyunca beni çevremde aşina olduğum gerçeklerden ziyade kendi içimde asıl gerçeği yaratabilme gücü verebilmeyi öğretti.
Kitapta bulduğum en olağanüstü şey 'özgürlük' kavramının sorgulanmasıydı. Özgürlüğü "anladıkça daha az sahip olduğumuz şey" olarak tanımlamış ve bizim bugün hakkında edindiğmiz tüm tanımlarının ağzına sıçmıştır neredeyse. Hele ki bir bölümde Fowles şu cümleleriyle kalbimi yerinden çıkardı yerlerde süründürttü adeta: "Benimkine tamamen ters düşen bir dünyadan konuşuyordu. Benimkinde hayatın bir bedeli yoktu. Öyle değerliydi ki, kelimenin tam anlamıyla paha biçilemezdi. Onunkindeyse yalnızca tek şey paha biçilemez değerdeydi: Özgürlük." Kitabın son sayfasını da çevirip boş bi dünyada olduğumu hissettiğim an geri dönüp sayfaları kurcalamak istedim. Yukarıda paylaştığım cümlenin harflerin bin katı kadar da altını çizdiğim cümlelerin oluşu da gözümden kaçmadı.
Okumam boyunca "Ne zaman bitecek lan bunlar, hangi olay oyun, adada asıl doğruları söyleyen kim, GERÇEK NE LAN? gibi cümleler kullanarak kendimi bile sorgularken buldum kendimi. Labirentin içinde ben de yaşıyordum o an çünkü; çıkmaz yolların, yalanların, 'gerçek'lerin, mitlerin... Kitap, aralarda okuyucuya ufak ufak bir şeyi sorgulamadan okumasını sağladığı anlar da yaşatsa arada, fırtına öncesi sezsizlik misal her rahatın ardından daha da deşhet edici 'gerçek' edici şeyler sunuyor adeta. Gerçekten de 'gerçek' bu olay mı acaba diye yanıltmasını da yaparken tabi... Okuduğum sürece bunun bir rüya olmadığı aklımı bir türlü almadı cidden. Her sayfayı çevirdiğinde Kafka önüne çıkıyor sanki, ardından Nietzsche... bir de Shakespeare'ın "Tempest" adlı oyunundan oldukça etkilenip ondan alıntılara yer vermesi de gözden kaçamaz tabi.
Kısaca, John Fowles, kitabın sonunda, yazıya geçirdiği bu hayal gücünü ve dünyasını bir tür tanrı oyunu olarak adlandırır; nitekim tüm roman boyunca Conchis adında karakter de bu durumu destekleyip tanrı rölündedir. Tüm yalanları ve gerçekleri kendisi, kendi başına yaratır, yaşanması için...
Hayatımız boyunca anlayamadığımız şeyleri de kapsıyor kitap:
Şanş: "Plan yok. Her şey şans."
Varlık: "Sen beğenilmek istiyorsun" der Conchis, "Bense yalnızca var olmak."

Aslında, uzunca bir uykuya dalmak gibi adeta. Rüya mıydı, gerçek miydi? Asla cevaplanamayan tek soru... kitabın sonunda bile.

------------------------------------------------------------------------------------

Bir de kitabın içinde yer alan kısa bir öyküyü de paylaşmalıyım. Bunu okumanın hemen ardından neler olduğunu az çok anlayabiliyor artık okur, sadece kitabın içinde değil, hayatta da belki de.

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, duyduğu her şeye inanan bir prens varmış; ama bir tek inanmadıkları prensesler, adalr ve tanrıymış. babası kral ona bu şeylerin varolmadığını söylemişmiş. Babasının diyarında prensesler, adalar ve tanrı’nın varlığını gösteren bir işaret olmadığı için, genç prens babasının dediğine inananırmış.
Günlerden bir gün, prens saraydan kaçmış, komşu ülkeye gitmiş. orada kıyıdan uzak adaların üzerinde adını koymaya cesaret edemdiği baştan çıkarıcı yaratıklar görüp şaşırmış, bir tekne ararken, iki dirhem bir çekirdek bir adam kıyı boyunca ilerleyip yanına gelmiş.
“Bu adalar gerçek mi?” diye sormuş genç prens.
“Tabii ki gerçek.” diye yanıtlamış iyi giyimli adam.
“Ya bu garip ve baştan çıkarıcı yaratıklar?”
“Hepsi de gerçek birer prenses.”
“Öyleyse tanrı vardır” diye haykırmış prens.
“Ben tanrıyım” diye yanıtlamış iyi giyimli adam, başıyla hafifçe selamlayarak.
Genç prens çabucak yurduna dönmüş.
“İşte geldin geri” demiş babası kral.
“Adalar gördüm, prensesler gördüm, tanrıyı gördüm” demiş genç prens biraz kınamayla.
Kral bundan etkilenmemeiş.
“Gerçek adalar, gerçek prensesler, gerçek tanrı yoktur.”
“Ama gözlerimle gördüm.”
“Tanrı nasıl giyinmişti?”
“Tanrı iki dirhem bir çekirdekti.”
"Elbiselerinin kollarını sıvamışmıydı?”
Prens sıvalı olduklarını anımsamış. Kral da gülümsemiş.
“Sihirbazın üniforması bu. Oyuna geldin."
Bunun üzerine, prens tekrara komşu ülkeye gitmiş ve aynı kıyıda karaya ayak basmış, bir kez daha iyi giyimli adamla karşılaşmış.
“Babam kral bana kim olduğunuzu söyledi” diye açıklamaış genç prens hoşgörüyle. “Beni bir kez aldattınız, bir daha size kanmayacağım. Bu adaların gerçek adalar, bu prenseslerin gerçek prensesler olmadıklarını biliyorum, çünkü siz bir sihirbazsınız.”
Kıyıdaki adam sakin sakin gülümsemiş.
“Seni aldatan ben değilim oğlum. Babanın diyarında birçok ada, birçok prenses var; ama baban seni büyüsü altına almış, hiçbirini göremiyorsun.”
Prens düşünceler içinde ülkesine dönmüş. Babasını görünce, dosdoğru gözlerinin içine bakmış.
“Baba, sizin gerçek bir kral değil, sadece bir sihirbaz olduğunuz doğru mu?”
“Doğru oğlum. Ben yalnızca bir sihirbazım.”
"Öyleyse kıyıdaki adam tanrıydı.”
Kıyıdaki adam da başka bir sihirbazdır.”
"Asıl gerçeği öğrenmem gerek, sihrin ötesindeki gerçeği."
“Sihrin ötesinde bir gerçek yoktur” demiş kral.
Prensin içini hüzün kaplamış.
“Kendimi öldüreceğim” demiş.
Kral, sihri yaparak ölümü göstermiş. Ölüm kapının eşiğinde durup prense kendisini ilzemesini işaret etmiş. Prensin tüyleri diken diken olmuş. Harika adaları, harika ama gerçekdışı adaları, gerçekdışı prensesleri, gerçekdışı ama harika prensesleri anımsamış.
“Peki” demiş, “görüyorum ki buna katlanılabilir.”
“Gördün mü oğlum” demiş kral, “en de sihirbaz oluyorsun.”
...


Bunu okuduktan sonra bile içinize biraz Fowles'ın ustalığının sıcaklığını hissetmiyorsanız, gerçekten de kitapları sevmiyorsunuzdur belki.
Ve de; 'gerçek' diye adlandırılan yaşantıları sorgulayacak cesaretiniz varsa eğer, şimdiden iyi okumalar diliyorum.

2 yorum:

  1. Kesinlikle kitapları seviyorum, merak duygumun esiri oldugum icin bu kitabı alıp okumak içim sabırsızlanıyorum cansu , müthis bi yazı olmuş :))))

    YanıtlaSil
  2. teşekkür ederim. canım benim :) Bu kitaptan sonra İngiliz Dili ve Edebiyatı dendiğinde kesinlikle ilk aklıma John Fowles gelicek.. Bence herkesin mutlaka okuması gereken bi kitap.

    YanıtlaSil