8.7.11

mim...miş.

doksandokuzyünonbeşmilyon saat uğraştan sonra tam olarak ne yapmam gerektiğini anladım. YENİYİM DE.........
şimdi, çok yakın moiraine arkadaşımın gece gece canı sıkılmış ve şöyle bi konu hakkında yazılması gerektiği duyurdu: 


" Başucu kitaplarınız. En fazla beş tane olmak şartıyla, sizi anlatan, tekrar tekrar okuduğunuz, alıntılarını her yere yazdığınız, etkisinden hayatınız boyunca kurtulamayacağınızı düşündüğünüz beş kitabı listeleyin. Serileri tek kitap halinde yazabilirsiniz. Ne zaman okuduğunuzu, ilk okuduğunuzda neler hissettiğinizi, neden bu kadar etkilendiğinizi de uzun uzun anlatabilirseniz hoş olur tabii. Hani bu sayede hepimiz yeni kitaplar keşfederiz mesela. Mükemmel olur." demiş samcik. Başlayalım o halde.


Düşünmeden bile aklımı ilk işgal eden kitap ismi Franz Kafa'nın Dönüşüm'ü oldu. NET. Bu sene aldığım 'concepts' dersinde de okuduktan sonra, beşinci kez falan tekrar okumuş bulundum. O yetmemiş gibi, derste sunumunu yapmak için adeta sıramdan atladım, uçtum. Kafka manyağıyım, merhaba. O'nu her zaman diğer yazarlardan ayırdım nedense. Hayatıyla bu kadar kendimi bütünleştirebildiğim başka bi yazar yoktur gerçekten. Kafka ben onu okuyayım diye doğmuş sanırım. Onun her bir kitabı, sözcükleri kendim oluşturduğum edebiyat çerçevesinde yer aldığı için şu an kendimi oldukça şanslı hissediyorum. Long live Max Brod then. Kitaba gelince, Kafka'nın içsel hayatını anlatan en iyi kitap bence. Böcek falan filan olsa da, bu novella'yı inanılmaz samimi buluyorum. Gerçi; bi insan toplumdan dışlanmışlığı ve yalnızlığı ne kadar samimi bi şekilde ifade edebilirse o kadar samimi buluyorum. Bu kitaptan sonradır ki gördüğüm böcekleri öldüremiyorum, öldürülmesine de izin vermiyorum. Böcek gördüğümde korkmaktan ziyade, Gregor Samsa'dır belki diye ortalıkta dolaşan bi manyağa dönüşüyorum.


Hemen ardından, daha ilk kez okumama rağmen beni oldukça sarsan Oblomov geliyor. Üşengeçliğin birebir ütopik simgesine merhaba deyiniz. Yine yalnızlığın ve bir yere ait olamama duygularını konu alan Oblomov'la da adeta bütünleşmiştim. Sonunu ısrarla 1 hafta boyunca okumamıştım mesela, geceleri de kitaba sarılarak uyuyodum baş kahraman Oblomov'a üzülüp. Yeri geldiğinde ağladığım da olmuştu. Kitabı okurken oblomovluk hastılığını öğrenmiş bulundum: binlerce plan yapıp hiçbirini gerçekleştirememe durumu. Gonçarov'a ayakta bir alkış üşengeçliği okuyucunun hiç sıkılamayacağı şekilde 600 sayfaya genişletebildiği için. Sürekli yatmayı, uyumayı, "Aman yeeea yarın hallederim." cümlesini bana gururla kullandırabilen bir roman Oblomov. Kısacası, procrastion'ı yalnızca öğretmiyo, amına bile koyduruyo.


Bunların dışında işe Chuck Palahniuk'un Ölüm Pornosu bir diğer başucu kitabım. Bu kitap da bana porno sektörünün ne kadar da sıradan bir şey olduğunu anlatmaya yetti. Hepimiz porno izliyoruz/izlemişizdir inkar etmeyelim ve bu kitap, böylesine bir toplumda aksi halde gözükse de pornonun gayet başarılı bir şekilde varlığını sürdürdüğününe açıklık getirdi. Her toplum için geçerli olan şey aslında.. Ölüm Pornosu'nun arka kapağını kapatmamla birlikte ütülerden ve elektronik ev aletleirnden önce vibratörün üretildiğini öğrendim. Bunun dışında şişme bebekleri ilk üreten Hitler olduğunu da.
Bu kitap hakkında bi projem var.
Bu arada, bu kitabın Türkiye'de çevirmeni üzerinde yaratılan skandal hakkında yorumlara başlamak bile istemiyorum...


Sonracığımaaaa, hah! tabiki de Nietzsche'nin Böyle Buyurdu Zerdüşt'u. Bir din'e uygun bulsaydım kendimi kesinlikle bu kitabı kutsal kitap olarak yanımda taşıyıp 'Nietzsche Din'i yaratırdım. Üstelik, bu kitap İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman askerlerin İncil ile birlikte sırt çantalarında olması gereken iki zorunlu kitaptan biriymiş. Nietzsche'nin kendi sözleriyle herkes için ve hiçkimse için olan bu kitap, kutsal kitapların her birine gönderme yapmıyo değil. En çok Nietzsche'nin her şeyi sınırlandırmış olması ve neredeyse her bir detay hakkında yazabilmiş olması olağan üstü. Hayvanlar ile insanlar arasındaki farklılığı sorgulamalarına çözüm olarak bir çok şey daha öğrenebildim bu kitapla. Nietzsche kendince hayvan, insan ve üstinsan olarak üçlü bir hiyerarşik kurmuş ve aslında tüm kitap boyunca yalnızca bunu anlatmaya çalışyo. Benim varabildiğim sonuç şu ki: insan hayvan ile üst insan arasında yalnızca gerili bir ip. Fazla bi değeri yok sanki... Felsefi bakımdan incelendiğinde ise Plato'ya milyarlarca referans verilmiş. Kitabın her cümlesi hakkında dakikalarca düşünüp bitirebildiğim tek kitap olduğu için, sonsuz bir yeri var bunun bende.


Bir de J. M. Barrie'nin Peter Pan'i hakkında konuşmazsam ölebilirim. Yaklaşık 4. okuyuşumla bir kere daha çocukluğuma döndüm geçenlerde. Tabi kitabı bitirdikten sonra da "Peter Pan", "Peter Pan: Return to Neverland", ve de "Finding Neverland" izlemelerim de var. Ve de belirtmeliyim ki Neverland'i her zaman Wonderland'e tercih edebilirim, gözümü kırpmadan. Bu kitabı elime aldığım süre hiç bir zaman olamayacak bir yerde adeta yaşayabiliyorum ve oranın bir parçası olabiliyorum. Tam burda da hayal dünyası başlıyo işte, hiç var olmayan bir yerde nasıl yaşanabilir ki? 
Tam da istediğim gibi...


öyleyse merhaba yeni kitaplar:
homo frigidus     moiraine    neldock

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder