5.8.11

akıl almaz sayıda kitaplar, oldukça kısıtlı zaman

Neyse,
Dakikalar önce 1846 yılında yayınlanan Dostoyevski'nin The Double: A Petersburg Poem adlı novellasını bitirebilmenin mutluluğuna kavuştum. Bir kez daha, yazarın o oldukça "post-sanatsal bir yapı" olarak adlandırdığım dünyasına yolculuk yaptım.

Kitap Rus bir yazar tarafından yazıldığı için, içerisinde o dönem Rusyasının sınıf farklarını okuyucunun gözüne sokar nitelikte farklı sınıflardan memurların karakter olarak bulunmasına şaşırmadım tabiki de. (Bakınız: Gogol, Ivan Goncharov, vs vs) Rus edebiyatında bulunan bu klişe tema bir yana, heyecanla okuduğum bu kitap gerçekten de belirli bir süre boyunca kendimi şizofrenmişim gibi hissetmemi sağladı. Sanırım kitabın amacı tam da buydu. Ne de olsa Dostoyevski'nin elinden çıkmış bir yazı daha...

Diyordum ki; şizofren. Heh, evet. Bu iki yüz sayfalık yazı, bana baş kahramanımız Golyadkin'in deliliğe doğru yolculuğunu olağanüstü bir biçimde sundu. Öyle ki, sanki deliliğe yolculuk eden bendim gibi de hissetmedim değil. Ama tabi şimdi düşününce, yukarıda belirtiğim gibi, kitabın amacı tamamen de buydu. Golyadkin karakterinin ruh haline ve de psikolojisine öyle yakından takip etmemi sağladı ki Dostoyevski, bir an kendimi Gogol'un yapıtlarında buldum gibi geldi. Zaten kendisi de belitmiş bu yazısının Gogoul'un "Palto" adlı hikayesinin bir kopyası olduğunu. "Palto"dan ziyade, ben daha çok "Bir Delinin Anı Defteri" hikayesine benzettim. Orada da deliliğe yolculuk eden biriyle birlikteydim çünkü...
Romanın adeta aşırı bilmişlikle övünen ilahi bakış açısıyla yazılması da gözümden kaçmadı. Bu bakış açısıyla, deli olarak adlandırılabilecek kahramanın kedisinden her yerde bir tane daha 'görebilmesi'nin gerçekliğini ya da hayal ürünü olabilme ihtimaline dair soru işaretlerini okuyucuya bırakabilmiş Dostoyevski. Yani Golyadki'nin diğeri acaba gerçek mi yoksa gerçek Golyadki'nin hayal ürünü mü diye düşündürüyor insanı. Ben hala bunu düşünüyorum mesela. Ama şöyle de bir şey var, "diğer Golyadkin" gerçek olsa da olmasa da hala varlığını devam ettiriyor. "Gerçek Golyadkin"in beyninde ya da özgürce elini kolunu sallayarak yürüyebilen somut bir varlık olarak sokaklarda....

Temaya gelecek olursak da bireyleşmenin önem kazandığı bir dünyada insanın kendisinin yok olması gibi bir şey. Şöyle ki, kahraman bu kaygıdan kurtulmanın yolunu yalnızca başka bir karakterin yaratılmasında buluyor. Şaşırtıcı şey ise, karakterin kendine nefreti öylesine büyük ki kendisi için yaratılan o diğer karakter bile onun hayatını alt üst ediyor.

Doğruyu söylemek gerekirse, yaklaşık yetmiş sayfa boyunca ne okuduğumu tam anlayamadım. Daha sonra birazcık(!) da olsa parçalar yerine oturunca, tam olarak nerede olduğumu sezebildim. Acaba burada da Dostoyevski bize şunu mu sormaya çalışmış:
Asıl deli olan karakter Golyadkin mi yoksa okurun kendisi mi?

Not: "Golyadkin"in "gölge" ve "öteki" anlamına geldiğini de göz önünde bulunduralım.

-Benzer hikayelere de dalmak istiyorsanız Gogol'un "Burun", "Palto", ve de "Bir Delinin Anı Defteri"ne bir göz atın derim. Tabi bir de Edgar Allen Poe'yu unutmamak lazım; kısa bir hikayesi olan "William Wilson" da okunmaya değer.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder