3.10.11

Tanrı oldum ben bir günlüğüne.

Bildiğiniz sınıf. Sonra bir de bildiğiniz tahta. Tahta ya, bildiğimiz tahta. Hani sınıfta olur ya, üzerine hocalar yazı falan yazar. Sınıfın köşesinde kırmızı ışıklı bi' sinyal midir nedir, o zımbırtı. Bir de yanıp sönmüyor mu o ışık, aman tanrım! Sınıfın diğer tarafı ise pencere. Yalnızca iki tanesi açık. Ve rüzgar. Pencerenin dışındaki o sonbaharda son yeşilliğini yaşayabilen bir ağaç. E insan ister istemez ona baka kalıp dikkatini dağıtabiliyor; tabi bu dikkat de hocadan gelen "Dinliyor musun, Cansu?" cümlesiyle dağıtılıyor. Dağıtılan dağıtılana anladığınız. Neyse, sınıf diyordum. Sonra bir de hocanın bize karşı otoritesini açıkça vurgulayan yükseltilmiş küçük dikdörtgen platform gibi bir şey. Üzerinde geçen seneden beri öylece duran ve belki de en son okulun son gününde derse giren hocanın dokunduğu ve nasıl bıraktıysa şimdi de öyle duran bir tekerlekli sandalye. Bir de önünde masa ve üzerinde milattan öncesine ait bir  bilgisayar. Önünde de bir tane hoca. Okutman. Saat 10.30 falan. Ders de "Novel" (Roman). E dolayısıyla, hocanın masasının üzerinde muhtemelen bizim de okumamız gerektiğini düşündüğü bir sürü kitaplar. Eleştiriler. Bin bir çeşit kelimeler. Satırlar. Belki de bizimkisiyle uyuşmayan düşünceler... Aynı anda sınıf içerisinde uçuşan kelimelerle uyuşmayanlar, ya da onlara destek cümleler. Her neyse, o bilgisayar ve o tahta. Bildiğimiz bilgisayar ve tahta.
(Çok seveceğim sandığım bu ders bana bugün yaramadı hiç.)
O tahta tahta değil, o bilgisayar da bilgisayar değildi bu sabah. Bildiğiniz bembeyaz tahta. Bembeyaz... üzerinde yalnızca silinmemiş olan bir kaç harf. Ya da silinmesine rağmen direnmiş olan kelimeler. İzler. Bunlar arasında küçücük bir çatlak. Bir kırık. Şimdi siz buna muhtemelen "Tahta kırılmış ya, ne var onda anasını satayım." yorumunu getirebilirsiniz. Alakası yok ama. Bugün o tahta benim beynimde sonsuzluktu. Akıcı, duru, bembeyaz. Aralarda kalan o izler, o harfler de sonsuzluğa inanmamaya başladığımız anların izleri. Siyaha bürünmeye başlayan o bembeyaz "yaşam". Yaşam da denemez aslında, nitekim yaşam yalnızca o sonsuzluğun içerisinde yer alan bir zaman dilimi. Yaşam, o tahtadaki çatlak. O tahtadaki kırık, yamulmuş olan yerin dikkat çekiciliği, o siyaha bürünmüş olan rengin ta kendisi. Yaşam. Dupduru, bembeyaz, ritim içerisinde soluk alıp verebilen bir canlının anlık kalp durması.
(Keşke görebildiklerim bununla sınırlı kalsaydı. Dersi dinleyebilirdim belki biraz da olsa.)
O yaşam kapısından adımımı attıktan sonra, kendime bir de "hayat" kurmasam ayıp olurdu. Tam o anda da gözüm bilgisayara ilişti. Milattan öncesinden bize yadigar kalan o bilgisayar kasası benim yaşamımdı o an. İçindeki fan, köy evimin hemen dibindeki rüzgar gülüydü. Önünde oturup güneşin batışını (bilgisayarın ışığı) izlerken saçlarımı birbirine karıştırıp, böylesine bir hayatta en azından onların özgür olmasını sağlayan iç rahatlatıcı bir araçtı. Kablolar ise yollar. Diğer evler (usb girişleri) ve benimki arasındaki yollar. Ama bildiğimiz böyle taştan asfalttan yapılmış olanlar değil. Bizim her zaman yaşamamızda seçmek istediğimiz yollar. Bin bir tane belki de. Çeşit çeşit, Renk renk. Seç, beğen ve al modunda. Yan anlamıyla yollar. Çevredeki insanlarla aramda geçen diyaloglar belki de. Duygu alışverişleri.
Tüm bunları düşünürken, kasanın kapağını açmak için bir girinti ilişti gözüme. Bildiğimiz kasayı ellerimizle tutmak için kullandığımız bir girinti değil ama. Deniz kıyısından okyanusa kadar olan ve gittikçe derinleşen kumla örtülü bir girinti. Köy evimin hemen arkasında yer alan deniz kıyısıydı o. Bu derinliklerin arasında yer alan ve monitörü kasaya bağlayan o büyükçe mavi kablo da yarattığım yunus idi. Sonra, sonra bir de arkadaş yaratmıştım kendime. Ta ki derste bahsedilen konu arasında "yaşam" sözcüğü geçene dek. İnsan ne de güzel istediği yerde yaşayabiliyor aslında diye düşündüm hemen ardından. Beş dakikalığına gerçeklerden kopmayı gerektiren bir eylem yalnızca.
Merhaba, aranıza hoş geldim yine.

Evet, tanrı oldum ben bir günlüğüne. 1 saatliğine. TAMAM TAMAM 10 DAKİKALIĞINA FALAN YALNIZCA. Tek farkım neydi biliyor musunuz? Yarattığım her insana, bilgiyi, kendi ellerimle uzattım. Bizimkisindeki gibi salak olarak doğmaları gerektiğine inanmadığımdan. Kendi ellerimle pencerenin dışındaki ağaçtan koparttım elmaları, ve kendi ellerimle yedirdim onlara. Bu dünyada insanların kafasında yarattıkları o tanrı, bilgi saçan o elmayı insanlardan saklayabilecek kadar bencil çünkü. Onu yememeleri için onları güzelce tembihleyecek kadar da ukala. Bilgiyi kendine saklayabilecek kadar adi. Adam ve Eve olmaması durumundaki bilgisizliğimizi düşündüm bir de o anda. Korktum.
Bir tahta ve de bilgisayar ile başlayan ve dakikalarca yarattığım dünyada bilgi, ona sahip olmak isteyenindi yalnızca.

Peki ya ben bu haftaki "Novel" dersinde ne öğrendim? Mark Twain'in izinde ilerleyip "Okulun eğitimime müdahale etmesine asla izin vermem." cümlesiyle bu soruyu cevaplama hakkımı kullanıyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder