16.11.11

varlığıyla kaybolmuş bir kişilik

Deep into that darkness peering, long I stood there, wondering, fearing, doubting; dreaming dreams no mortal ever dared to dream before."
Edgar Allen Poe

Karanlığın o başlıca zamanları, kış mevsiminin başlıca anları... Uzun gecelerin bana sağladığı karanlıktaki uykusuzluğun tadı, kendimle düşünmenin tam zamanı. Zamansızlığı ya da.
"Havalar ne kadar da soğudu böyle."

Öyle bir andı. Kendimce "zamansızlık" diye adlandırdığım bir süreydi. Zamana değer kazandırabilmek için hep bir referans gerekirdi, insanlar gibi zaman da tek başına bir hiçti; benim gerçekleştirdiğim tek hareket ise nefes alıp vermekti. Verebilmekti.
"Boğazlarım ağrıyor, burnum da tıkalı. Resmen nefes alamıyorum, hasta mı olacağım acaba?""
Benim hayatımda ısrarla tek başına yakta durmaya yeltenen tek varlık zamandı. Yersizliğin tam yerindeydi. O yüzden o benim için "zamansız" idi.

Böyle anlar etkilerdi beni her daim. Okuduğum kitabı ait olduğu yere bıraktım. "İnsan içine karışmam gerek." Var olduğumu hissetmeliydim. İhtiyacım vardı.
Zamansızlığı terk edişim kapıyı kilitleyip dışarıya adım atmamla gerçekleşti. Herkes, her şey hareket içesindeydi. "Var olabilmenin en kolay yolu bu diye herkes bu kadar birbiriyle ilişki içerisinde; egolarını tatmin edecekler nasılsa. İhtiyaçları var." diye söylenip durdum kendi kendime. Su içmek, yemek yemek, uyumak, hatta cinsel ihtiyaçları gidermek kadar ihtiyaç duyulan bir şeydi bu.
"Var olduğumu hissetmeliyim."

Böyle zamanlarda, yere bakarak yürürdüm insanların en fazla bulunduğu yerlere. Çoğu insana çarpa çarpa yürürdüm. İnsanlarla ilişkim bundan ibaretti benim de. Yere baka baka yürüdüm her zaman sıkıldığımda tek başıma herkesi kolayca izlememi sağlayan köşedeki parktaki banka. Oturdum, kafamı kaldırdım: herkes, her şey hareket içerisindeydi.
Durdum.
Beni hiç tanımayan insanları ne çok kıskandığımı düşündüm. "Keşke ben de..." Yok yok, bu düşünce hemen silinmişti aklımdan. Beynimde gerçekleşen zaman akımını takip edemiyordum, bu içerisinde bulunduğumu mu takip edecektim?

Okuduğum fantastik kitapların içerisindeki, yazarları tarafından oluşturulan dünyaları düşündüm. "Neden benim de beynim o yönde çalışmıyor?" Çok kıskanıyordum. Herkesin kendince yaşadığı şu dünyanın içerisinde bir de beyninde yaratması gereken bir dünya mutlaka vardır diye düşündüm. Dünyada dolanan yaklaşık 6.805.000.000 insan. 6.805.000.000 tane hayat. Bir de 6.805.000.000 tane alternatif hayat. "Vay be!" Benimki neden şu içinde bulunduğuma çok yakındı? Sıkıldığım gerçeğin içerisinde tekrar gerçeği yaratmaya devam ediyordum yalnızca. Neden benim de şatolarım, sahip olabileceğim gezegenlerim, neden insanlar dışında da ilişki kurabileceğim varlıklar olmuyordu hiç? "Neden sence David?" (O ara Charles Dickens okuyordum, bana en yakın olan insanla konuşmam gerekirdi; o yüzden David'i de sürüklemiştim parkta oturduğum o banka.) Cevap vermedi.

Dünyadaki herkes, her şey hareket içerisindeydi. Biliyordum. Çevremde olanlardan görebiliyordum bunu. Biz ise duruyorduk.
Ona dönüp "Neden sence?" dediğimi anımsıyorum. Yine cevap gelmemişti.

"Benim de harekete geçmem gerekiyor artık ama... şu karşıdaki banka mı geçsem acaba?"

Bir sigara yaktım önce. Sigarayı yalnızca dumanını izleyebilmek için yakıyordum.
"Bak David, baksana şuna."
Zamanın ilerlediğini en güzel bu şekilde anlayabiliyordum. Geri dönüşün olmadığını ya da. Düşüncelerin de duman gibi dışa aktarıldığı anda pürüzsüz bir şekilde dağıldığını, insanların bu tür şeylerden etkilendiğini... İzlediğim bir filmde öğrenebilmiştim bunu da.
İnsanlar ne tuhaftı. "'Hümanist' kelimesi hala varlığını sürdürüyor mu? He bir de bu etiketi kendilerini yapıştırıp ortada o şekilde dolaşan insanlar mı var?"

Oturduğum yerden kalktım.

"Başka birilerine ihtiyacım var." diye düşündüm umarsızca çevremdekilere çarpıp karşıdaki banka geçerken.
Oraya oturup aslında hiç bir zaman yanımda olamayan başka bir varlıkla sohbete dalacağımı biliyordum.
Sorular soracaktım ona.
"Kimse seni göremiyor şu an biliyorsun değil mi? Herkesin beni deli sanmasını göze aldım seninle konuşabilmek için üstelik, neden konuşmuyorsun sen de benimle?"
O da cevap vermeyecekti üstelik bana.
Bunları bile bile yaşıyordum. Ne sıkıcı bir yaşamdı seçtiğim. Ne sıkıcı bir yaşamdı yarattığım. Olsundu,
"Başka bir şeylere ihtiyacım var." diyebiliyordum en azından.

"Başka bir şeylere ihtiyacım var. Kalkıp bi' uyumayı mı denesem acaba? Eve geçerken de yemek alırım, açım sanki. He bir de sigara, sigara almayı unutmamalıyım. Ne de pahalılaştı bu aralar. Sonra bir de ki... he, bir şey mi dedin David?"

1 yorum:

  1. Deep into that darkness peering, long I stood there, wondering, fearing, doubting; dreaming dreams no mortal ever dared to dream before

    YanıtlaSil