26.12.11

iyilik ister miydi ki insanlar?

Adam'dı ismi. sıradan bir insan olarak doğup büyümeliydi çünkü. İnsanların "Sana asla zaman ayıramam." cümlesinin yanlış telafuzuydu baştan aşağıya; diğerlerinin ise görmemizlikten gelme eyleminin bedene aktarımıydı. Paradoksun canlanmış haliydi. Vardı varolmasına da, varlığındaki yokluk daha bir ağır basıyordu. Varlığıyla kaybolmuş bir kişilikti.

Gerçi, çevresindeki herkes öyle değil miydi? Görüyordu ya insanları sokakta yürürken. Arkadaş diye adlandırdıkları yakınlarıyla konuşurken hayata dair, "Anladım ben, her şeyi anlıyorum ama çözüm yok." tadında cümlelerin savrulduğunu duyuyordu hep. Ne kadar salaklardı.

İnsanların bilip de önemsemediği tek şeyi o biliyordu: doğa çok umarsızdı. Onun ise umursadığı tek şey doğaydı. Ruhunun hapsedilmiş olduğu beden ne rahatsızdı. İnsanlar hala da "Özgürüm ben." diye ortalıkta dolanıyorlardı. Hiç yakışmıyordu.

...
Her pazar sabahı gibi o sabah da kasvetliydi. İlk kez, bunu düşünemiyordu; kafa yorduğu bambaşka bir konu vardı çünkü aklında. O sabah doğaya ve ondan uzaklaşmış insanlara yardımı dokunacaktı. Kendisini çok iyi hissediyodu. Evet. Neden hissetmesindi ki? Yaptıkları başkaları tarafından onaylanınca daha da iyi hissedecekti hatta. Her şey öyle değil miydi? Yapılanların değeri başkalarının ona olan bakış açıları ile ölçülmüyor muydu? İnsanların iyilik anlayışlarını asıl şimdi anlayacaktı.

Odasından çıktı, etrafa bi bakındı. Evi ne kadar da dağınıktı. Aman tanrım. Yer, yemek artıkları, üzerine bir şeyler karalanmış kağıt parçaları, eskiyene kadar ardı ardına giydiği giyseler ile kaplıydı. Masasının üzerindeki kitapların hiç biri okunmamıştı, yarısına kadar açılmış, sayfa kaybolmsın diye de ters çevrilmişti. Gözü yandaki çöp kutusuna ilişti, bomboştu. Gülümsedi. Yer doğasına daha yakındı, çöp kutuları yapay aralaçlardı. Saçmalıyor muydu?

Sokak kapısını açar açmaz soğuk bir rüzgar çarptı yüzüne. Ne güzel bir gündü. Üstelik daha da güzelleşecekti. Yüzündeki aptal gülümsemenin henüz kaybolmadığını fark edip onu daha da belirginleştirdi. Üzerine seneledir giydiği ve içine zar zor sığdığı montunu aldı ve kapıyı çarpıp evinden çıktı. Evet, doğa hala umarsızdı. O umursuyordu ama. bir kez daha "İnsanlar özgürleşmeli." diye düşündü.

Yürüyordu, bir hedefi yoktu. Birden önüne uzun boylu, siyah saçlı bir kadın belirdi. Ne de güzeldi, yazık olacaktı. "Ailesi var mı acaba?" Artık önemi yoktu. Aile de insanı belirli bi sınıra tabi tutan doğal olmayan sistemin arasındaydı, en iyisi o kadını kurtarmalıydı. Doğasına döndürmeliydi onu. Belli ki bu yaşamda pek bi acelesi vardı.
Kadının arkasından yürümeye başladı. İsmi "Çok yorgunum, kaç gecedir uyuyamıyorum. Yapmam gereken bir sürü iş var." cümlesini andırırır gibi duruyordu.

Yürürken ayağına bir taşa takıldı. Ne kadar da sertti, neredeyse kendine zarar verecekti. Taşı eline aldı, kadının kafasına isabet ederek var olan kuvvetiyle onu fırlattı. Kadın yerde yığılı kaldı, başından bedenine hayat veren sıvı akmaya başladı. Varsın aksındı. Adam yalnızca gülümsüyordu. İnsanlar ölü bedenin çevresinde toplanmaya başladıkça Adam kendisi ile daha da gurur duyaya başlıyordu. Ne güzel bir iş çıkarmıştı. Kadın özgürdü artık, ruhu istediği yere gidebilir, istediğini yapabilirdi. Uğraşması gereken işleri yoktu artık, saatlerce uyuyabilirdi. "Ne istiyorsa onu." Bedeni onu hapsetmiş değildi. Bedeninin varolmayla desteklenen gerçek dedikleri şeylere ayak uydurmasına gerek yoktu artık. İsmi de değişmişti bak ne güzel. Anlamı da.

Ama, ama neden çevredeki insalar Adam'a ters ters bakıyorlardı. "Neden öldürdün kadını", "Pislik herif!", "Ne günahı vardı?" cümleleri neden her bir ağızdan yükselmeye başlamıştı? Kafası almıyordu. Nasıl olurdu? "Nasıl yani?" Öldürmemişti ki o kadını; daha da yaşam vermişti. Kadın zaten varlığıyla ölüydü, asıl şimdi yaşıyordu. Etrafına bakındı, kadını arıyordu. Onca nefret cümleleri arasından "Teşekkür ediyorum." kelimelerinin sarfedildiğini duyar gibi oldu. Gülümsemeye devam etti. Umrunda değildi, tek başına değiştiremeyecekti ya bu insanların gerçek olarak adlandırdıkları anlamsızlığı. Ön yargı insan doğasına ait bir şeydi, elinden bir şey gelemzdi. Yalnızca gülümsedi. Devam, devam...

Eve gitme yoluna koyuldu. Biri kolundan tutup onu haşince geri çekti. "Beni nasıl görüp böyle dokunabiliyorlar?" diye düşündü. O da özgürdü sonuçta. Nasıl olurdu? Tabi ya, henüz doğa ile anlaşamadıkları konular vardı. Kendi şeçmişti bu varoluş şeklini, skeptik olmak neye yarardı?

Şimdi ne olacaktı? Heh, polisler vardı değil mi? Kötülükleri bir arada toplayıp da iyi olan insanoğlunu korumaya yarayan post-iyi insanlar. Onlar olmasa ne olurdu? Zamanında Galileo'u da bu adamlar hapsetmişti, yanlıştı ya onun da yaptığı. Tabi o zamanlar "polis"ten ziyade, "papaz" adı altında varlıklarını sürdürüyolardı. İyi ki de hapsetmişlerdi, dünyanın yuvarlak olduğunu bugün bile nasıl düşünebilirdik? Nasıl düşünebiliylardı insanlar bunu? Dünya bile tüm varlığıyla sonsuzluğu simgelerken, insanlar nasıl sonsuzluğa karşı bu kadar ön yargılı olabiliyorlardı? Neden beden denen zaman dilimi içerisine hapsedilmişlerdi? Sozsuzluk kelimesi lügatlarında mevcut değildi, yuvarlak şekli de varlığını yitirmişti. Dünya yuvarlak olamazdı. İyi ki Galileo da yoktu, bunları görse kendi hapsederdi kendini insanoğlundan uzak bir yerlere zaten.

Adalet geldi. Herkes dursun diye de sirenlerini açmıştı. Heres gelişini görüp duymalıydı. Ne tuhaftı. Neden kimse onun bu düşüncesini anlamıyordu? O da mı düşünce farklılıkları yüzünden öldürülen bir insan sıfatına düşürülecekti?

Hapishane hücresinde geçti bir kaç gecesi. Var olan sınırlamaların da bir sınırlama içerisinde olması ne kadar da sıkıyordu ruhunu. Yaklaşık doksan adım sonra asılacaktı, haberi yoktu. Hücreden çıkarıldı, elleri kolları bağlı. Doksan iki adım sonra durduruluğu yerde boynuna ip bağlandı. Gülümsüyordu. Hala. Anlamıyorladı ki, onun istediği de buydu. O yalnızca bir kaç insana daha aynı şekilde yardımcı olup çekip gitmek istiyordu bu zaman diliminden. Burada doğa fazla umarsızdı, oysa özgürlükler içerisinde doğanın umursadığı tek şey vardı, o da kendisiydi. Ruhu doğanın parçasıydı, neden insanlar onu bedene tıkama gereği duyuyorlardı?.
Her neyse.

...
Keşke Adam olabilseydi. Ne güzel bir isimdi; yaşamanın verdiği mutluluğun gerçekliğe aktarımıydı adeta. "Ne kadar da yordum kendimi." diye düşündü. Gülümsedi. Saat sabah dört olmuştu. Masasının başına oturdu. Ayaklarını kaldırıp bacak bacak üstüne atarak masasının ucuna dayadı. Ellerini de birbirine geçirdi;  yavaşça geriye yaslanırken başına destek sağlamalıydı. "İlk öykü yazımım için fena değil." diye düşündü Augustus.

Kahvesi neredeydi?

...

Aklı neredeydi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder