8.7.12

Yollarda, yalnız. Elleri ceplerinde. Düşünürcesine.

Anımsayabildiği olay, seneler öncesindendi. "Anne bak, bir kutuda yaşıyorum ben. Oraya kurdum hayatımı." diyen çocukluğun vurdumduymaz esintileri içindeki sesi hala kulaklarındaydı. Yaşam alanıydı o kutu. Orada yemek yer, orada kitaplarını okur, oraya yerleşip sütünü içerek uykuya dalardı. Oradan dışarı adım atmak tuhaf bir duygular silsilesi yaşatıyordu içinde her zaman. 
Şimdi ne farkı vardı?
Bunca sene sonra, o çocuksu düşüncesinin hangi bölümü değişmişti? En son ne zaman dışarı adım atıp da güzel bir restoranda yemek yemişti? Hatırlıyor muydu? En son ne ara biriyle karşılıklı oturup sohbete girişebilmişti? Anımsayamıyordu.

İnsanlar çok tuhaftı üstelik. Alınları kırışmış, dudakları bükülmüş. Düşünceli. Samimi, yalnızca birkaçı. Onu hep konuşturmaya çalıştırırlardı ayrıca. Neden? Kısa cümleler ve anlamlı bakışlar insanların neyine yetmiyordu? Ne kadar can sıkıcıydılar. Hepsi. Kendilerinden hiç sıkılmıyorlar mıydı? Bu denli konuşarak ellerine ne geçiyordu? Yaşamlarına boyun eğip de onu bir diktatör havasına bürümeleri ne işlerine yarıyordu? Sınırlanmaktan başka. Anlayamıyordu.

O kendisinden çok sıkılırdı. Geçen gün aynadaki gördüğü yüzünü anımsadı. Takılmıştı gözüne yine. Kendisinin olduğu sandığı, tanımadığı bir yüz. Donuk gözlerle karşılamıştı onu. Anlamaya çalışıyordu karşısındaki onu sanki. Öyle bir hali vardı. Kıpkırmızıydı gözleri. "Ağlıyorum çok." diye düşündü. Altlarında ise mor halkalar. En son ne zaman güzelce uyuyabilmişti? Dudakları gülümsemekle tiksinmek arasında gidip gelirmiş gibi titriyordu. Daha fazla bakmak istemiyordu. Ama çekip gitmeyi de istemiyordu. Çok üzgün görünüyordu. Onun da yanağından bir damla yaş süzülmeye başladı. Gözleri hala karşısındakine kenetlenmişti. Karşısındaki sezsizce ağladı, o izledi. Ağlayabildi ama rahatlamadı. Gözlerinden belliydi. O yüzü orada bırakıp çekildi aynanın karşısından. Biliyordu, bu son karşılaşmaları olmayacaktı. Bir dahaki sefere o, yine orada olacaktı. Aynı gözlerle onu izliyor olacaktı.
Onun için ne yapabilirdi?

Şimdilik hayatına devam etmesi gerekirdi. Öyle miydi? Ruhu sızlıyordu. Yatağına uzanıp ölümü düşledi. Ölmek istediği zamanlar vardı, haftanın altı günü boyunca. İlk beş günü ölümü düşünemeyecek kadar çalkantılı, altınca günü ise ölmeye yeltenecek kadar yalnız geçen. Yedinci gün hep pazar olurdu. Ölmek istediği tek gündü.
"Sanırım bir pazar günü, kahvem yeni yapılmışken evimde ölü bulunacağım." diye düşündü. Gülümsedi. Yapabilecek başka neyi vardı?

Ölüm, içindeki ikinci adamdı.
Gün gelecek, sesini yükseltecekti.
Belki o gün yarın olurdu. O, yollarda yalnızken, elleri ceplerinde. Düşünürcesine.
Ölüm, her şeyin cevabıymışcasına.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder